26 Şubat 2012

BİR ÖZLEMİN ÖLÜMÜ


Bir ölüm, geride kalan için birçok ölüm doğurur.


Sizin hiç özleminiz öldü mü?

Doğduğu anda sönmüş güneş… Havaya, suya, toprağa kavuşamamış cemre… Kuşu uçuramadan kırılıp dökülen kanatlar… Rengini göremeden kuruyan gonca…
Yaşama ilk göz kırpışı ile kapanışı arasındaki o küçücük zaman diliminde yaşayabilmiş bir özlemdir ölen. Anlayamadığın, sana anlatılamayan, senin anlatamadığın bir özlem ve bir ölüm… Sorduğun soruların da kaderi çizilmiştir çoktan. İşte bu yüzden sorular da bir bir ölür sessiz, suskun, gizleyen gözlerdeki o derin boşluklarda. Bir yaşayan olarak o ölüm sessizliğini solumak ruhunu yakar insanın.
Hiçbir kılıç ve kalkanın sağlam kalamadığı bir savaşa yeltenmek yıllar sonrasında… Cesarettir şöyle en delicesinden. Yanıtsızlığın amansız darbeleriyle kalkanları parçalanmış, baştan ayağa kana bulanmış, gücü tükenmiş sözcüklerin elinden tutup ayağa kaldırma uğraşı… Nasıl öldü özlemim? Kimler kaldırdı cenazesini? Toprağa verenler biliyorlar mıydı hikayesini? Biliyorlar mıydı o özlemin bir sahibi olduğunu? Yıllar sonra bu ölümü yazmaya çabalayacak olan birinin varlığından haberleri var mıydı? Geride kalandan?
Sizin hiç özleminiz öldü mü?
Bir hayaleti kovalamak tanımadığın yüzlerde, ellerde, bakışlarda, gülüşlerde, susuşlarda… Kimi zaman, yakınındaki yörendeki varoluşlarda, onların haberi bile olmadan... Gözler, kalbin aynası değildir her zaman. Sararan, dökülen, parlaklığı yitip giden aynalar mıdır, yoksa kalpler mi? Ansızın diriliveren hayaletleri gösterir mi ayna bildiğiniz şeyler? Ansızın deliriveren soruları yanıtlar mı sözcük bildiğiniz sesler?
Yıllar sonra ölü toprağı kokan bir hayaletin peşinden böylesine koştunuz mu? Gizle(n)mekten, örtmekten, derine gömmekten -aslında cesaretsizlikten- usanıp koşmaya başlamak… Nereye? Kime? Dokunmayı istemek o izlere, iz sandığın şeylere… Yıllarca kaçtığın bir hayaleti aslında kovaladığını anlamak… İçe akan gözyaşları daha mı değersizdir kendisini deşifre edenlerden?
Bir yokluk… Hiçbir ses yok, koku yok, biçim yok, bir eşya, bir suret, bir şey işte! Bir şey! Küçücük bir şey! Sahip olduklarımın yanında ne kadar da küçücük kalacak bir şey! Bir özlemin ölümü… Geriye hiçbir iz bırakmayan bir ölümün ölümcül boşluğunu yıllarca ruhunda taşımakla yükümlü bir ölümlü olmak…
Sizin hiç özleminiz öldü mü?
Kimi zaman ürkekçe konuşuyorum o hayaletle. Sorularımdan bıkıp kaçmasından korkuyorum. O, hep suskun. Kızdığım, bağırdığım, sitem ettiğim anlar aklıma gelince utanıyorum. Elimde değil ki, sözümde değil. Ölen bir özlemle yaşayan birinden sağduyu beklenemeyeceğini yeni yeni deneyimledim. Yıllar sonra kendisini orada burada, onda bunda, apansız gösteriveren bir hayaleti sevmek, sanki elde edilebilirmişsin gibi istemek…
Bir özlemin ölümüne birçok kez ölmek…
23.59’da takılıp kalan bir saat… Yeni güne akamayan gece… Şafaksız…
Anne karnında kurban olan kuzu… Yürekten göğe çıkamadan susan dua…
Gözlerde parlayamadan sönen ışık… Saçlarda gezinemeyen rüzgar… Ellere yayılamayan sıcaklık… Yüze dokunamayan beyazlık… Duyulmamış bir sesi arayan kulaklar…
Dopdolu bir yüreğin bomboş kalan elleri…
Gibi…
Sizin hiç Özlem’iniz öldü mü?