“Uyandım, gözlerim kapalı. Uyuyor numarası yapıyorum.”

KARŞILAŞMA
Tersine yürüdüğüm yolda başlangıca doğru gidiyorum. Benjamin Button gibi yaşlı olarak başladığım yolun gençlik dönemine varmış bulunuyorum. Heveslerim, hayallerim, heyecanlarım, planlarım, amaçlarım, önceliklerim, sonralıklarım, önemseyişlerim, umursamayışlarım, onaylamalarım, reddiyelerim kimseninkine uymuyor. Herkes yolu düzlemesine yürüyüp yaşlanmakla meşgul.
Doğru yoldalar. Tersten yürüyen benim. Başka türlüsü olmadı, olmazdı. Ben doğru olduğumu savlamıyorum. Doğru olmak gibi bir amacım ve kaygım yok. Doğruya gereksinmiyorum.
İnsanlarla tanışıklığım onlar düz, ben tersten yürürken ortalarda bir yerlerde karşılaşmış olmamızdan. Denk geldik, takıldık, söyleştik, güldük, eğlendik, güzel vakit geçirdik. Bazen de tartıştık, dertleştik, sustuk, hüzünlendik. Ve daha birçok şey… Harika anılar biriktirdik, hepsini yolluk yaptık. Sonra ters yönlere doğru yol almaya devam ettik. Uzaklaşmamız bu yüzden.
Yaşamın doğal akışında yol aldıkça sönümleniyor benim dışımdaki herkes. Adımları ateşlerin üzerine denk geliyor. Ateşler sönüyor adım adım. Sıcaklık ılıklığa, ılıklık serinliğe geçiyor. Soğumaya doğru gidiyor onların yolları. Benimse her adımımla ısınıyor bastığım yer. Yolumun altı kaynıyor. Güneşim sarı. Onlarınkiyse turuncu.
Geçmek, geçkinleşmek sadeleşmeye götürüyor herkesi. Minimalizm orta yaştakilerin veya yaşlıların icadı olmalı. Sade istekler, sayılı tatlar, küçük keyifler… Sıfıra doğru giden yolda dervişleşme eğilimi baş gösteriyor. Bir lokma bir hırka. Azıcık aş kaygısız baş. Bir zamanlar baş tacı edilen ne varsa bir yerlerde bırakılmış, düşürülmüş, unutulmuş. Aranmıyor, sorulmuyor, konuşulmuyor. Benimse başım bir hayli kalabalık üst üste duran taçlardan. Başımın üstünde yerleri var.
Modern dervişler ya bir şeylerden el etek çekmişler ya da başkaları için büyük bir özveriyle bir şeylere el atmışlar. Ya kendileri için az şey istiyorlar ya da başkaları için çok şey yapıyorlar. Olanı alıyor, olmayanı düşlemiyorlar ya da başkaları adına düşlüyorlar. Bense o dergâhtan yol verilen eski kulağı kesiklerdenim. İyi notlar aldığı halde üniversiteyi yarıda bırakan öğrenci. Mezuniyetim başka yerde bekliyor beni.
Onlar, büyüklerin yaş kasıntısıyla kendilerini hayatın kenarına konumlandırma alışkanlığını devralmışlar. “Bizim yaşımıza gelince anlarsınız.” denilenler yaşanıyor, anlaşılıyor. Çocukken ve gençken yanlışlanarak burun kıvrılan ve asla itibar edilmeyen o sözler bugünün yeni büyüklerinin gerçeği olmuş. Bayrak teslim alınmış. Bense devir teslim alınan bu “anlama” işinden hiç anlamıyorum. Yaşımın cahiliyim.
Yaş, benim için sadece bedenimin yaşadığı süreye karşılık geliyor. Dışa ait anlamsız bir sayıdan ibaret. İçimin yaşıysa geri sayıyor. Onlar içinse yaş sözcüğü sesteşinin de anlamı düşünülerek kullanılıyor sanki. Islanan bir giysi gibi ağırlaşmışlar yaşlandıkça. Benimse hafiflikten uçmamam için ayaklarıma zincirler takılmış, sağıma soluma kum torbaları asılmış. Bağlarımdan bir boşansam uçup gözden kaybolacağım.
Onlar yaş alıyorlar, bense yaş veriyorum. Uzaklaşıyoruz. Sesimizi birbirimize duyurmak için bağırmak zorunda kalmamız bu yüzden.
DURMAKTA
Neden sonra tersine yürüdüğüm yolda mola verdim. Vermem gerekti. Şimdi bir duraktayım ama beklemiyorum. Durak sözcüğü “dur-“ eylem kökünden gelir. Gerçekte yapılan ise beklemektir. Otobüs, minibüs, şu bu beklenir. Durarak beklendiği için olsa gerek durak denmiş. Oysa asıl eylemin amacına uygun bir sözcük türetilmeliydi. “Bekle-“ eyleminden “beklek” veya “beklenek” olmalıydı. Durmak ve beklemek aynı değildir çünkü.
Bir duraktayım ama beklemiyorum. Durakta yaşamayı seçiyorum. “Gerçekçi ol, hayallerle yaşamayı bırak!” mi diyordunuz? İşte size gerçek! Duraktayım, duruyorum.
O şey bir gün gelecek ve ben ona binip gideceğim. Gelmesini beklemiyorum. Gelirse bineceğim. Gelmezse başka bir yere gitmeyeceğim, bu durakta öleceğim. Bu, kabulümdür. Kendimi hayalime feda ediyorum.
Aşk sizin olsun, nefret sizin. Kavuşmak sizin olsun, ayrılık sizin. Kariyer sizin olsun, yerinde saymak sizin. Sahne sizin olsun, kuytu köşeler sizin. Parlak ışıkların altı sizin olsun, loş kenar köşeler sizin. En büyük iddialar sizin olsun, iddiasızlık sizin. Görkem sizin olsun, mütevazılık sizin. Ezberler sizin olsun, ezber bozmalar sizin. Sıradanlık sizin olsun, sıra dışılık sizin. Sürüler sizin olsun, sürüden ayrılmalar sizin. Dindarlık sizin olsun, din dışılık sizin. Tanrılar sizin olsun, Tanrısızlık sizin. Politika sizin olsun, apolitik sizin. Tek yön yollar sizin olsun, yoldan çıkmalar sizin. Geçmiş sizin olsun, gelecek sizin.
Bir duraktayım ama beklemiyorum. Gelirse binip gideceğim. Gelmezse burada öleceğim. Bir gün gelecek, biliyorum. Biliyor olmam gerçeği değiştirmez, geleceği değiştirmez. Belki de gelmez. Ben sadece bunu biliyorum. Gerisini bilmiyorum.
Bir duraktayım. Durmaktayım.
MONOLOG
Çok erken zamanda, kendimi yeni yeni bilirken çok iyi bildiğim bir şey vardı: Yaşamın anlamı ve amacı. Benim gibi gelişimini geç tamamlayan bir yapının bu kadar erken bir evrede bunun farkında olması çok ilginçti. Yıllar sonra bu erken farkındalığımın farkına varmak daha da ilginç.
Yaşam, küçük bir çocuğun gözünden bakarsak yenilip içilip tadına varılacak bir şeydi. Pasta, dondurma, çikolata, cips, kola, limonata… Bir çocuğun iştahla yiyeceği bir gıda, üzerine döke saça içeceği tatlı bir içecekti kısacası. Bitimsiz bir beslenme ve uçsuz bucaksız bir oyun/eğlence alanı. Ölene kadar hiç bıkılmayacak bir tadım süreci. Yaşamın anlamı da amacı da buydu.
O günden bugüne çok şey yaşandı, köklü değişim ve dönüşümler oldu. Yaşamın amacı ve anlamı dönem dönem farklılaştı haliyle. Kendimi arayıp bulma ve var etme çabası, yaşama birbirine karşıt anlamlar yüklememe neden oldu.
Bu çok uzun ve derinlikli bir hikaye elbette. Ayrıntılar başka başlıklar altındadır. Ben son evrede minimalist bir çizgideydim. Yaşama yüklediğim ilk anlamı yeniden yorumlamıştım. Seçici davranıp sıkı bir elemeye tabi tutmuştum. Kendime özgü, özgür ve özgün bir alan yaratmıştım. Başkalarına küçük ve basit gelen, kimsenin pek de dikkatini çekmeyen o küçük şeylerin dünyasında büyük nitelikler görür olmuştum. Az ama öz, dar ama derin, sade ama doyurucu bir kişisel evren. Gelip geçen bir modern zaman bilgesinin bir şeyin peşinde koşmaksızın sadece önüne çıkanı alıp kabul etmesi…
Yaşamın güzel, sakin ve yetkin bir kıyısına yerleşmiştim. Aslında çocukluk ve gençlik hayallerime pek de uymayan bir yere varmıştım ama son evrede bunun doğru olduğuna kanaat getirmiştim. Kendime yetmeyi, sadelikle yetinmeyi, sıradan şeylerde güzellikler görmeyi öğrenmiştim. Her gün görülen şeylere sanki yeni bakan gözlerle bakabiliyordum. Yetingendim. Hiçbir şey eskimiyor, eksilmiyordu. Yalnızlığı da insansızlık değil, insanın kendisine ayırdığı özel zaman olarak tanımlamıştım.
Google Haritalar’ı açıp Büyük Okyanus’taki o küçük adalara bakma merakım tam da bu zaman ortaya çıkmıştı. Masmavi hiçliğin ortasında, her yere en uzak bir noktada, kendi kendisine yeten küçük bir adada, adeta bir yeryüzü cennetinde yaşamak hayatın (güzel bir) kıyısında olmanın somutlaşmış görüntüsüydü.
Çok uzun süreler o adaların görsellerinde gezindim. Adım adım dolandım. Kendimi oralarda hayal ettim. Uzak bir kıyıda saf huzuru buldum.
Sonra ne mi oldu?
Beni orada da buldular. Yaşamın o asude kıyısına çıkarma yaptılar. Kirli savaşlarını bana taşıdılar. Emperyalist/kolonyalist bir ordu gibi hiç acımadan işgal ettiler, vahşice yağmaladılar, yakıp yıktılar. Özgürlüklerimi köleleştirdiler. Özgünlüklerimi törpülediler. Beni orada da rahat bırakmadılar. Çok uzun, çok zorlu, çok büyük emek ve özveriyle kurduğum o kenar köşemi kendi sefil merkezlerine kattılar. Düş ülkemi düşürdüler düşkünlükleriyle. Beni orada da buldular.
TAHSİLAT
“İntikam alır gibi yaşayacaksın!” dedi gözlerini hafifçe kısarak. Yüzüne takındığı o sinsi, muzip gülümsemesiyle. Kılıcı kınından hırsla çeker gibi. Kaleyi görür görmez topa abanarak vurur gibi. Yumruğunu masaya indirir gibi. Kapıya tüm gücünle omuz atar gibi. Hayatın sana borcunu faiziyle kuruşuna kadar çatır çatır tahsil eder gibi. İntikam alır gibi yaşayacaksın.
Dipten dibe kuduran yanardağın kraterine döktüğün taş yığınını patlatacaksın. Gökyüzüne fışkıracak akışkan ateş. Yüzlerce yıllık uykusundan uyanırcasına. Uykuda boşa geçen zamanın acısını çıkaracaksın. Uykuya gereksinmeyeceksin.
Sargı bezleri sökülecek iyileşmiş ve izi kalmamış yaraların üzerinden. Son kullanma tarihi geçmiş ilaçlar imha edilecek tek tek. Yatağa da ihtiyacın kalmayacak artık. İşi, işlemi, işlevi çoktan bitti hastanenin.
Gizlemek ve unutmak için toprağa gömülenler çatırdayarak filizlenecek. Jack’in fasulye sırığı gibi göğe yükselecek. Yıllarca toprak altında bekleyen bambunun vakti geldiğinde toprağı yırtarcasına dışarı uzanıp hızla, hırsla, iştahla boy atması gibi.
Kendisinden başka herkese ve her şeye acıyan adama sıra gelecek sonra. Kendisinden vere vere sonunda biten adam… Herkesin baktığı ama aslında orada olmayan adam… Tahsilata çıkacak. Olmak için. Yol gidecek. Alacaklarını toplayacak bir bir. Uzun süren açlığını avından hırsla çekerek koparttığı etlerle gideren vahşi bir hayvan gibi. Uzun zaman önce sıkı sıkıya bağladığı hayvan güdülerini serbest bırakacak. Kafesleri açacak. Evrim tersine işleyecek, evcillik yabaniliğe evrilecek.
Adam orada olacak.
OL
Bıraktığın ne varsa alacaksın. Üzerinden attığın ne varsa kuşanacaksın. Kaçtıklarını kovalayıp yakalayacaksın. Terk ettiklerine geri dönecek, sığındıklarını terk edeceksin. Savaşın bitti, sığınakları patlatacaksın. Baltaları gömüp yerlerini unutacaksın. Hastalığın geçti, sağlık protokollerini sonlandıracaksın. Serbest bıraktıklarını hapsedecek, hapsettiklerini serbest bırakacaksın. Maskelerini meydana atacaksın, dağ gibi yığılacak, hepsini ateşinle yakacaksın. Üzerine rol ve replik metinlerini de atıp ateşi harlayacaksın. Kostümlerinle besleyeceğin görkemli ateşi gökyüzüne değdireceksin. Görseydi Herakleitos’un hayran kalacağı o ateşle yeni bir evren yaratacaksın. Yolu tersten yürümen gibi tersten başlayacak yıldız oluşumun. Sondan başa doğru dönüşecek. Kaynağa ulaşacaksın. Işıyacaksın. Kaynağın kendisi olacaksın.
En başından beri olman gereken, en başından beri olduğun, en başından beri olmadığın, en başından beri yadsıdığın, en başından beri sakladığın kişi olacaksın. Kendini ve başkalarını kandırman son bulacak.
Ol!
UYANDIRMA SERVİSİ
Rüyasında rüya gören adam uyanır. Rüyasının bittiğini ve gerçekliğe uyandığını sanır. Oysa alt rüya katmanından bir üst katmana uyanmıştır. Rüya görmeye devam eder gerçek hayata uyandığını sanarak. Oysa hâlâ uykudadır. Gördükleri hâlâ rüyadır. Başka biri olarak yeni bir hayatta yaşadığını sanır.
Uyanma öncesinde bedende oluşan gerilimleri hissetmeye başlar adam. Uyanmaya hazırlanmaktadır. Uyanacaktır, kesindir. Sadece zamanı belli değildir.
Gereğinden fazla uyudu adam, gereğinden fazla dinlendi. Uyanma vakti!
Gerilmeler, titreyişler, kıpırdanmalar… Bir parça ışık, bir parça uğultu, bir parça anlam… Sesten örülü bir somutlaşma… Sesler…
Uyan derin uykundan!
Uyan derin uykundan!
Uyan rüya içre rüyadan!
Uyan, seni yok duyan!






